Sessiz bir insanın evde bulunması, duvarların dili olmasından farksızdı. İnsanlar, reaksiyon vermeyen bir nesnenin yanında kendilerini tamamen serbest bırakırlardı.
Öğleden sonra evin salonu, cemiyet hayatının "seçkin" kadınlarının kahve seansına ev sahipliği yapıyordu. Yenge Berna Hanım, porselen fincanları büyük bir zarafetle dağıtırken, konukları komşu villanın hanımı Meral ve belediye başkanının eşi Sibel Hanım’dı. Leyla ise salonun köşesindeki geniş berjerde oturmuş, elindeki dikiş kasnağıyla ilgileniyormuş gibi yapıyordu.
"Ah Berna, inanabiliyor musun?" dedi Sibel Hanım, kahvesinden bir yudum alıp sesini entrikalı bir fısıltıya düşürerek. "Gülten’in kızı nişanı bozmuş. Güya çocuk onu aldatıyormuş. Ama asıl sebep ne biliyor musunuz? Kızın babası iflasın eşiğindeymiş, borçları saklamak için nişanı bahane etmişler."
Berna Hanım elindeki gümüş peçeteliği düzeltirken hafifçe kıkırdadı. "Zaten o ailenin ne mal olduğunu herkes biliyor. Gülten geçen ay yetimhane derneği için toplanan bağışların yarısını kendi hayali vakfına aktarmadı mı sanki? Sonra da dernek başkanı olacağım diye ortalıkta geziniyor."
Meral Hanım gözlerini büyüterek araya girdi. "Aman Berna, sen de az değilsin! Kızın yanında böyle şeyleri rahat rahat konuşuyorsun ama..." Eliyle Leyla’yı işaret etti.
Berna Hanım, Leyla’ya doğru dönüp şöyle bir baktı. Yüzünde, bir ev süsüne bakarken takınılan o ilgisiz ifade belirdi.
"Leyla mı?" dedi Berna Hanım, umursamaz bir el hareketiyle. "Aman canım, o kendi dünyasında. Kız ne duysa anlamıyor ki zaten. Konuşma yetisi gidince zihni de çocuk gibi kaldı zavallının. Yanında dünyayı yıksan ruhu duymaz. Hem duysa ne olacak, kime anlatabilir?"
Üç kadın bu söze hafifçe güldü. Sohbet, kimin kiminle gizlice buluştuğuna, hangi ihalenin rüşvetle kazanıldığına ve kimin kocasının servetini kumarda yediğine kadar uzanan koyu bir dedikodu bataklığına evrildi.
Her bir kelime, her bir isim Leyla’nın zihnine birer çivi gibi çakılıyordu. Kadınların maskeli yüzleri, porselen fincanların arkasına saklanan o çirkin tebessümleri birer birer soyuluyordu. Leyla elindeki iğneyi kumaşa batırırken parmağına hafifçe iğne battı. Kırmızı bir kan damlası, bembeyaz kumaşın üzerinde belirdi. Leyla ne irkildi ne de bir ses çıkardı. Sadece kan damlasına baktı.
“15 Ekim, Öğleden Sonra. Sahte dostluklar, porselen fincanların içinde eriyen şekerler gibi çabucak yok oluyor. Birbirlerinin yüzüne gülen bu kadınlar, birbirlerinin arkasından en derin kuyuları kazıyor. Dernek paralarını çalanlar, başkalarının namusuna leke sürenler... Hepsi aynı masada kahve içiyor. İğnenin kumaşa bıraktığı bu küçük kırmızı leke gibi, hepinizin hayatına silinmez bir iz bırakacağım.”
Akşamüstü kadınlar dağıldığında, Leyla odasına çekildi. Gizli bölmeden çıkardığı günlüğün sayfalarını hızla doldurmaya başladı.
Artık sadece bir gözlemci değildi. O, bu evde ve bu şehirde unutulan, yok sayılan, dilsiz bırakılan her gerçeğin celladı olmaya hazırlanıyordu. Mürekkep sayfada kururken, Leyla günlüğün kapağını kapattı ve ilk defa aynadaki yansımasına baktı.
Gözlerinde acı ya da çaresizlik yoktu. Orada sadece, yaklaşan fırtınanın soğuk gölgesi vardı.
Yorumlar 0
Henüz yorum yok
İlk petek gözünü sen doldur! 🐝