Kamyonet-kun ve dedikoducular arasında kendi fantezi muhabbetini yapadursunlar, Taiyou hâlâ yerde baygın yatıyordu. Ta ki o halktan birisi onu görene kadar. Adam, baygın elemanı Prens ve Prenses'e haber vermek için kaleye doğru yola çıktı.
Derme çatma eski bir at arabasıyla kalenin önüne vardı. Arabasının atı yoktu—kendi kendine çekiyordu. Taiyou'yu sırtlayıp arabaya koydu.
— Çok ağırsın.
Muhafızlardan biri, o halktan adamı gözleriyle süzdü. Sonra baygın elemana göz ucuyla bakarak:
— Kim bu israfçı?
Bu isekai dünyasında insanlar, Prens ve Prenses sayesinde Dünya hakkında oldukça fazla bilgiye sahipti.
O adam ellerini sıkarak ve titreyen bir sesle:
— Evladım, bu elemanı tanımam-etmem. Belli ki Prensin uyruğuna yakın. Belki Prense yardım edebilir diye düşündüm.
Muhafız adama göz ucuyla baktı:
— Anladım. Prensin uyruğundan diyorsun. Yani Asyalı birisi. O zaman içeri alalım.
Muhafız başını kaldırarak:
— AÇIN KAPIYI! BİRİSİ GEÇECEK!
Kapıyı içerideki askerler açtı. Kapı açıldığında Mahou no Nai Shiro kalesinin içi göründü. Kaledeki insanlar günlük hayatlarını yaşarken, askerler talim yapıyordu. Kale, klasik isekai dünyalarından hiçbir fark taşımıyordu.
O adam ve yanındaki başka bir muhafız, arabayı sürmeye devam ederek Prens ve Prenses'in bulunduğu kalenin önüne geldi. Prensin bir askeri, hem adama hem de baygın Taiyou'ya bakarak:
— Prensin uyruğundan ve belli ki buraya ilk gelişi. Prens de böyle gelmişti ve başlarda işsizdi. Bu arada baba, bu elemanı bulman ve buraya kadar getirmen iyi olmayabilir.
Sonra asker kapıyı açtı. Kalenin ilk görünen kocaman hol alanında Prens, Prenses ve birkaç asker aralarında konuşuyordu. Asker, Prensin yanına vardı ve eğilerek:
— Prensim, birisi daha isekai'ye düştü. Muhtemelen Kamyonet-kun'a zorluk çıkardı.
Prens askere baktı ve iki elini birleştirerek:
— Demek yine birisi geldi. Çalıştıralım gitsin.
Prenses gürleyerek ve sağ elini havaya kaldırarak, alaycı bir tavırla:
— Bu döl israfların elinde ne olur ki? Zamanı geçmiş birer oyuncak. Onları saraya alırsak, Kamyonet-kun'a malzeme vermiş oluruz.
Asker bu saçmalığa daha fazla katlanmamak için duymazdan geldi. Karşı çıkarsa kellesi gidecekti. Bir yandan da babası yanındaydı, Taiyou ise her şeyden habersiz mışıl mışıl uyumaya devam ediyordu.
Onu bulan adam ellerini açtı ve sesi titreyerek:
— Evladım, sen kontrolden çıktın. Seni buraya biz getirdik. Senden bir isteğim var.
Sonra sağ eliyle arabadaki Taiyou'yu gösterdi:
— Bunu sana vereyim, köle yap. Belli ki fakir.
Taiyou'nun üzerindeki eski ve yırtılmış giysiyi göstererek ima etti. Prenses onların yanına yaklaştı, Taiyou'nun yüzüne baktı ve sağ eliyle çenesini tutarak:
— Eleman yakışıklıymış aslında. Bunu yanımıza alalım.
Prens, onu bulan adama ve asker oğluna bakarak sağ elini cebine götürüp bir kese altın verdi.
— Gitmeden önce, yer altından çıkın. Kamyonet-kun buradaki olayları öğrenmemeli. Ayrıca, bu eleman bizimle kalacak. Yer altından gittiğinizde parfüm sıkın.
Asker ve o adam, Prensin dediği şekilde oradan uzaklaştılar. Prens ve Prenses ara ara Taiyou'ya bakarken, bir yandan da siyaset konuşuyorlardı.
Taiyou kendine geldiğinde:
— SIRTIM! Lanet Kamyonet-kun, sırtımı haşat ettin!
Bağırmaya başladı. Prenses, sağ eliyle ağzını tutarak, sol eliyle sus işareti yaptı. Prens ise kaşlarını çatarak:
— Susacak mısın? Yoksa zorbalayayım mı?
Taiyou sustu ve etrafına bakındı. Prenses elini çekti.
— Sen de bizim gibi Asyalısın. Nereden geliyorsun?
Taiyou ayağa kalktı. Prenses ise arkasında durdu.
— Kamyonet-kun denen zırdeli size ne ima ediyor?
Prens irkildi—uzun zamandır bu ismi duymamıştı.
Prenses, sağ elini beline dayarken, sol elini çenesine kapalı parmaklarla dayadı.
— Kamyonet-kun. O cadı, resmen bizi burada rehin tutuyor. Onu alt edemiyorum. Ne zaman alt etmeyi denesek, bizden on adım ileride. Bu yüzden onun gözleriyle göremeyeceği ve kulağıyla duyamayacağı bir sistem yapmak zorunda kaldık.
Taiyou son cümleyi anlamlandıramadı:
— Nasıl yani?
Prenses istifini bozmadan:
— Şöyle. Senin dünyadaki mesleğin ne?
Taiyou gülümseyerek:
— Dünyada kendime ait bir şirketim var. Yazılım şirketi yönetiyorum. Bu soruyu neden sordun?
Askerlerden birisi bu ses tonundan rahatsız oldu ve sağ eliyle kınındaki kılıcını çıkarmak üzereyken, Prens ona "sen öldün" işareti yaptı. Asker mecbur kaldı, kılıcı çıkarmadı.
Prenses düşündü ve sonra:
— İzah etmem çok kolay olacak. Bu mekanda sabır taşı var. Bu taş, Kamyonet-kun'un kokusundan, terinden ve nefesinden kopyalanarak üretildi. O aracın bir zaafı daha var: kendi kokusunu bilmiyor.
Taiyou sessizleşti ve düşünmeye başladı. Sonra Prenses'e baktı ve gözünü karartarak:
— Madem burada hepimiz rehin tutuluyoruz. Ben bir dışarıya çıkıp onunla birebir dövüşeyim.
Kapıya yürümeye başladı. Prens ve Prenses hemen peşinden yetişti.
Prens korkarak:
— Öldürebilir seni!
Prenses ağlamaya başladı:
— Sen gidersen, ben seni nasıl sevip tanıyacağım?
Taiyou Prenses'i süzdü ve oturdu.
— Şey, ben evliyim.
Aslında Taiyou yalan söylüyordu.
— Peki bu cehennemden kurtulmanın başka bir yolu yok mu?
Prens ve Prenses birbirinin gözüne baktı. Prens kaşlarını çatarken, Prenses cilvesini yaptı.
Prens sağ eliyle "aman bana ne" dercesine bir hareket yaparken, Prenses diz çöktü.
— Bir yolu daha var ama biraz riskli. Ejderhayı uyandırmaktan geçiyor.
Taiyou kahkaha atmaya başladı:
— Ben ve ejderha! Dalga mı geçiyorsunuz?
Prenses sağ elinin başparmağıyla "beni takip et" işareti yaptı. Taiyou meraklandı ve peşine düştü.
03. BÖLÜM SONU
Yorumlar 0
Henüz yorum yok
İlk petek gözünü sen doldur! 🐝