14 Mart 2021, Pazar
O gece gözüme uyku girmedi. Koridordaki koltukta oturdum, babamın düştüğü yere baktım. Sabaha karşı göz kapaklarım ağırlaştığında, kısa bir süreliğine dalmışım. Ama rüyamda babamı gördüm. Tarlada, güneşin altında çalışıyordu. Sırtını dönmüştü bana. Seslendim, dönmedi. Koştum yanına, elimi omzuna koydum. Döndüğünde yüzü yoktu. Sadece topraktı, çatlamış, kuru toprak.
Çığlıkla uyandım.
Annem kapıda duruyordu. Gözleri şişmiş, yüzü mosmor, saçları dağınıktı. Elinde babamın eski bir gömleğini sıkıca tutuyordu.
"Kiyora," dedi sesi kısık, "komşulara bakalım. Dışarıda sesler var."
Pencereden baktım. Sabahın erken saatleriydi, güneş henüz doğmamıştı ama mahalle uyanıktı. İnsanlar evlerinden çıkmış, sokakta gruplar halinde konuşuyorlardı. Arabalar durmuş, bagajlar açılmış, eşyalar taşınıyordu. Her yerde bir telaş, bir panik havası vardı.
Dışarı çıktığımızda, komşumuz Ayşe Teyze bizi gördüğüne ağlamaya başladı. Elinde bir gazete tutuyordu, başlığı kocaman harflerle yazılmıştı: "ÖLÜMCÜL TOKSİN TÜRKİYE'Yİ SARIYOR"
"Ah Kiyora'cığım," dedi gözyaşları içinde, "bizim Ahmet de gece fenalaştı. Hastaneye kaldırdılar ama... ama yoğun bakıma aldılar. Ne yapacağız biz?"
Daha konuşamadan, sokağın öteki ucundan bir çığlık yükseldi. Herkes o yöne koştu. Biz de arkalarından gittik.
Mehmet Amca'nın evinin önünde toplanmışlardı. Kapı açıktı, içeriden ağır bir koku geliyordu. Önce kimse giremedi. Sonra imam olan komşumuz Hüseyin Amca elini öpüp içeri girdi. Bir dakika sonra çıktı, yüzü bembeyazdı.
"Mehmet ve Fatma hanım..." dedi, "ikisi de... gitmişler."
Mahalle sessizliğe büründü. O sessizlik, hiçbir çığlığın, hiçbir ağlamanın dolduramayacağı kadar ağırdı.
Annem bana sıkıca sarıldı. Ama ben onun omzunda değil, uzaklara bakıyordum. Sokakta, evlerin önünde, bahçelerde... Her yerde o yeşil fasulye sırıkları vardı. Komşuların hepsi, babam gibi, o fasulyeleri yemişti. Haftalardır, aylardır. Tarladan toplayıp, ayıklayıp, yemişlerdi.
Ama neden şimdi? Neden bu kadar geç?
O anda telefonum çaldı. Ekranda "Emir" yazıyordu. Küçük kardeşim.
"Abi," dedi sesi titreyerek, "ne oluyor? Haberleri gördüm. Annem aramıyor, babam aramıyor. Ne oldu? İyi misiniz?"
Söyleyecek kelime bulamadım. Sadece "Emir, sakın eve gelme. Sakın gel. Dışarıda hiçbir şey yeme. Tamam mı?" dedim.
"Abi, korkuyorum," dedi. "Yurt arkadaşlarım gitti. Aileleri almaya gelmiş. Ben tek başıma kaldım."
"Kal," dedim sert bir sesle. "Orda kal. Ben gelene kadar sakın ayrılma. Anladın mı?"
"Anladım."
Telefonu kapattım. Annem bana bakıyordu. "Emir miydi?" dedi. "O nasıl? Ne diyor?"
"İyi," dedim yutkunarak. "O iyi. Ama gelmesin. Burada kalmasın."
Annem başını salladı. Gözleri yine doldu. Ama o an, annemin bakışlarında bir şey fark ettim. Korku değildi o. Daha derin bir şeydi. Sanki biliyordu. Sanki bu günün geleceğini önceden hissetmişti.
Eve döndük. Mutfağa girdim, tencereye baktım. Annemin ayıkladığı fasulyeler hâlâ oradaydı. Suyun içinde bekliyorlardı. O kadar masum görünüyorlardı ki. O kadar doğal, o kadar sağlıklı.
Elimi suya daldırdım, bir fasulye tanesini aldım. Baktım. O minicik, yeşil, kıvrımlı şey. Bir insanı öldürebilir miydi gerçekten? Bir aileyi yok edebilir miydi? Bir mahalleyi, bir kasabayı, bir ülkeyi?
Elimi sıktım. Fasulye ezildi, parmaklarımın arasından sıvı sızdı. Yeşil, acı kokulu bir sıvı. İğrendim, hemen elimi yıkadım. Ama o koku, o acımsı, toprağımsı koku saatlerce elimde kaldı.
O gün öğleden sonra, mahallede ikinci bir dalga panik yayıldı. Hastaneler dolmuştu. Ambulanslar yetişemiyordu. İnsanlar kendi araçlarıyla hastanelere akın ediyor, ama kapılardan geri çevriliyordu. "Yeterli yatak yok," deniyordu. "Öncelik kritik hastalara."
Ama herkes kritikti. Herkes ölüyordu.
Ölenlerin sayısı her saat artıyordu. Önce 20, sonra 50, sonra 100. Haber kanalları sürekli güncelliyordu. Ama asıl korkunç olan, hükümetten henüz resmi bir açıklama gelmemişti. Sadece "Uzmanlar inceleme yapıyor" deniyordu. İnceleme mi? İnsanlar ölürken mi?
Akşam olurken, annemle oturduk. Salonda, babamın boş koltuğunun yanında. Çay demlemiştim ama kimse içmedi.
"Kiyora," dedi annem, "biliyor musun, babam son günlerde hep aynı şeyi söylerdi."
"Ne söylerdi?"
"Toprak hasta," dedi. "Toprağın tadı değişti. Yıllardır ektiği toprağı tanıyamıyormuş. Bu sene fasulyeler daha iri, daha parlakmış. Ama tadı yokmuş. Hiç tadı yokmuş."
Gözlerim doldu. "Neden bana söylemediniz?"
"Ne diyecektik?" dedi annem. "Herkes aynı şeyi söylüyordu zaten. Mahalledeki tüm çiftçiler topraktan şikâyetçiydi. Ama kimse ne yapacağını bilmiyordu. Ekme, ekme dediler. Başka ne yapabiliriz? Geçimimiz topraktan."
O gece, televizyonu açtım. Haber kanalları artık sadece bir alt yazıyla yayın yapıyordu. Spiker yoktu. Stüdyo boştu. Sadece siyah bir ekranın altından geçen beyaz yazılar:
"Ölü sayısı: 247"
"Vaka sayısı: 1.843"
"Tüm illerde karantina uygulaması başlatılmıştır."
"Gıda güvenliği için tüm pazarlar kapatılmıştır."
"Lütfen evlerinizden çıkmayın."
Birkaç dakika sonra yazı değişti:
"Bakanlık açıklaması: Zehirlenmeye sebep olan toksinin kaynağı araştırılmaktadır. İlk bulgular, tarım ilaçları ile temas eden ürünlerin toksik hale geldiğini göstermektedir. Ancak henüz kesin bir sonuca varılamamıştır."
Tarım ilaçları.
Toprak hasta demişti babam.
"Anne," dedim, "babamın tarlasına son zamanlarda yeni bir ilaç mı atıldı?"
Annem düşündü. "Bilmem. Bilmiyorum. Babam bir ara 'Yeni bir gübre almışlar, köylülerin hepsi kullanıyor' demişti. Çok verimliymiş. Belki de... belki de o..."
Cevabı beklemeden koştum. Tarlaya. Karanlık çökmüştü, ama ay ışığı yeterince parlaktı. Tarlanın kenarında, çalıların arasında, büyük bir çuval gördüm. Açıktı, içinden tozlar dökülmüştü. Elimle aldım, kokladım. Kimyasal, keskin, acı bir koku. Tarım ilacı değildi bu. Daha ağırdı. Daha zehirliydi.
Cebimdeki telefonu çıkardım. Bir fotoğraf çektim, not aldım. O an, bu işin peşini bırakmayacağıma karar verdim.
Eve döndüğümde annem hâlâ salonda oturuyordu. Elinde, babamın cebinden çıkan küçük bir defter vardı.
"Bak," dedi, "bunu buldum. Defalarca aynı şeyi yazmış."
Defteri aldım, okudum:
"15 Şubat: Toprak acılaştı. Ürünler çok hızlı büyüyor."
"20 Şubat: Komşunun tarlasındaki domatesler bir gecede kızardı. Doğal değil."
"25 Şubat: Bir inek öldü. Yediklerinden mi, bilmiyorum."
"1 Mart: Sabah kalktım, ellerim uyuştu. Bahçeye gidemedim."
"5 Mart: Doktora gittim. Kan tahlili istedi. Ama sonuçları almadım. Korkuyorum."
Ve en son yazı:
"10 Mart: Kiyora geliyor. Onu görmek istiyorum. Belki son kez. Belki..."
Defteri kapattım. Gözyaşlarımı tutamadım. Anneme sarıldım. O da bana sarıldı. Uzun süre öyle kaldık.
Sabaha karşı, uykuya dalmak üzereyken telefon çaldı. Arayan, Emir'in yurt arkadaşıydı.
"Kiyora abla," dedi sesi fısıltı gibi, "Emir'i göremiyorum. Kapısını çaldım, cevap vermiyor. Açmıyor. Lütfen... bir bakın."
Telefon elimden düştü. Annem korkuyla baktı.
"Ne oldu?" dedi.
"Emir," dedim, "Emir'e bir şey olmuş."
Daha önce hiç bu kadar hızlı giyinmemiştim. Kapıdan fırladığımda, annemin "Nereye gidiyorsun?" çığlığı arkamdan geldi.
Ama cevap vermedim. Koşuyordum.
Şehre, kardeşime, o zehirli bahçeden uzaklara.
Ama aslında hiçbir yere kaçamıyordum.
Zehir, topraktaydı. Toprak her yerdeydi.
2. Bölüm Sonu
Not: 3. Bölümde: "Kapanan Kapılar" - Kiyora, Emir'i bulmak için şehre doğru yola çıkar, ancak karantina kapıları kapanmıştır...
Yorumlar 0
Henüz yorum yok
İlk petek gözünü sen doldur! 🐝