Gece yarısı saat ikiyi vururken ev, derin ve sahte bir uykunun koynundaydı. Leyla, masasının altındaki gizli bölmeden çıkardığı deri kaplı defterini sırt çantasına özenle yerleştirdi. Bu gece artık sadece izleyen ve not alan tarafta kalmayacaktı. Kendi yazdığı hikâyenin ilk hamlesini yapma vakti gelmişti.
İnce, siyah kıyafetleri içinde bir gölge gibi odasından çıktı. Ayak tabanları ahşap parkelere değdiğinde, yılların kazandırdığı o hassas refleksle gıcırlayan noktaları tek tek teğet geçti. Alt kata inen merdivenlerin ortasına geldiğinde durdu ve bir süre evi dinledi. Tahsin Bey’in odasından gelen hafif hırıltılı horlama sesi, koridorun sessizliğinde yankılanıyordu.
Leyla, amcasının çalışma odasının kapısını yavaşça itti. Ağır ahşap kapı menteşelerinden hafif bir sızlanma dökülse de içeri süzülmeyi başardı. Odanın içi, pencereden sızan soluk ay ışığıyla yarı aydınlıktı. Hava, pahalı puroların, bayat viskinin ve Tahsin Bey’in buram buram üzerine sinmiş hırsının kokusuyla ağırlaşmıştı.
Doğruca kütüphanenin arkasındaki gizli bölmeye yürüdü. Tablonun arkasına gizlenmiş çelik kasanın önünde diz çöktü. Dün gece amcasının ağzından kaçırdığı o dört haneli şifreyi zihninde tekrar etti: 12-04. Babasının ölüm günü... Amcasının, kendi hırsı ve vicdansızlığı için bir zafer nişanesi gibi seçtiği o uğursuz tarih.
Leyla’nın titremeyen parmakları dijital panaya dokundu.
1... 2... 0... 4...
Hafif bir "klik" sesiyle birlikte kasanın kapağı aralandı. Leyla’nın kalbi göğüs kafesini dövmeye başladı ama yüzündeki soğukkanlı ifade tek bir santim bile oynamadı. Kasanın içine uzandı. En üstte, babasından kalan mirasın yasa dışı yollarla aktarıldığını gösteren sahte transfer evrakları ve yetimhane arazisinin usulsüz ihalelerine dair orijinal raporlar duruyordu.
Hızlı ama dikkatli adımlarla belgelerin her bir sayfasını telefonunun kamerasıyla tek tek fotoğrafladı. Flaşın kapalı olduğundan üç kez emin olmuştu. Her bir deklanşör hareketi, Tahsin Bey’in inşa ettiği o sahte imparatorluğun tuğlalarından birini çekip alıyordu.
İşini bitirip belgeleri aynen bulduğu düzende kasaya yerleştirdi ve kapağı sessizce kapattı. Tabloyu yerine iterken arkasındaki hafif kıpırtıyı hissetti.
Kapı aralığında bir gölge duruyordu.
Leyla’nın sırtından aşağı buz gibi bir ter aktı. Yavaşça arkasına döndü. Kapının eşiğinde duran kişi, elinde feneriyle evin emektar ama sadakatinden her zaman şüphe duyulan yaşlı bahçıvanı Kadir Efendi’ydi.
Kadir Efendi, fenerin ışığını Leyla’nın yüzüne tuttu. Gözleri kütüphanedeki tabloya, ardından Leyla’nın elindeki telefona kaydı. Yaşlı adamın yüzündeki çizgiler derinleşti, dudakları aralandı. Leyla nefesini tuttu. Sesi yoktu; çığlık atamazdı, kendisini savunacak bir tek kelime bile söyleyemezdi.
Kadir Efendi birkaç saniye boyunca sessizce Leyla’nın gözlerinin içine baktı. Ardından, beklenmedik bir şey oldu. Yaşlı adam yüzüne acı bir tebessüm yerleştirdi, parmağını dudaklarına götürerek "şşt" işareti yaptı ve arkasını dönüp koridorun karanlığında gözden kayboldu.
Leyla odasında tek başına kaldığında, kalbinin ritmi hâlâ hızla atıyordu. Masasının başına geçti, sarı lambasını açtı ve titreyen elleriyle kalemi eline aldı:
“17 Ekim, Gece Yarısı. Bu gece şeytanın inine girdim ve onun en büyük kozlarını elinden aldım. Artık sadece gerçeği bilen bir tanık değilim; elinde celladın baltasını tutan kişiyim. Karanlıkta yalnız olduğumu sanıyordum ama bu evdeki tek gizli gözün ben olmadığını öğrendim. Kadir Efendi susmayı seçti. Belki de bu evde gerçeğin ortaya çıkmasını bekleyen tek kişi ben değilimdir.
Tahsin Bey... Sahte belgelerin kasanın içinde güvende olduğunu sanmaya devam et. Masum insanların kanı üzerine kurduğun o çürük binalar çökerken, sen o kasanın şifresinde babamın ruhuna hesap vereceksin.”
Leyla kalemi bıraktı. Telefonundaki belgeleri güvenli bir bulut sürücüsüne yüklerken, pencereden dışarı baktı. Şehrin üzerindeki karanlık dağılmaya başlıyordu. İlk ışıklar doğarken, Leyla sessizliğin en büyük silah olduğunu bir kez daha anladı.
Yorumlar 0
Henüz yorum yok
İlk petek gözünü sen doldur! 🐝